Follow Us

Follow on Twitter    Follow on Facebook    YouTube Channel    Vimeo Channel    SoundCloud Channel    iPhone App    iPhone App

Soykirimla yargilanmayi arzuluyorum...

[ ["Der el Zor çölünde 1915'ten kalanlara bakarken" (Fotoğraf: T24)]

Soykırımla yargılanmayı arzuluyorum…

Bedi Tan, Diyarbakır Cezaevi’nde son nefesini vermeden önce koğuştakilere “unutmayın” demiş, “hiçbir şeyi unutmayın ve her şeyi anlatın.” Yahudi soykırımı ardından hayatta kalanların yazılarında da aynı vurgu vardır. Hepsi ölenler tarafından anlatma yüküyle donatılmıştır. Anılarında isimsiz, kimliksiz, tüm Yahudi halkının adı olarak anlatırlar. Hiçbir anlatma halinin yaşananın bütününü ifade edemeyeceğini bile bile, kendilerine anlatma mirasını bırakanların anısının yükünün altında ilikleri acıya acıya anlatırlar. Her anlatmaları yas, her anlatmaları hâlâ yaşıyor olmanın vicdan azabıdır. Hayatta kalmış olmaları, anlatabilmeleri, onlara ve can arkadaşlarına yapılanları sayıp dökebilmeleri, adeta uğradıkları felaketten çalmakta, tam tersinin gerçekliğine kanıt olmaktadır. 30 bin kişinin yok edildiği Arjantin’de hayatta kalmak lanet gibidir mesela. Halkının hikâyesini yok olmaktan kurtarmak adeta bir ihanet, bir işbirlikçilik, üstelik zalime “bakın hepsini yok etmedik, yalan söylüyorlar” demenin bir fırsatıdır. Ölseydin, yok olsaydım, hiç doğmasaydık....

100 yıldır saklanmış onlarca anı, hikâye, kelime, his, acı döküldü dün. Nasıl bir kahramanlık. Nasıl bir direngenlik. Tüm inkâra rağmen, yok etmelere, can çekişmelere, kaybedilenin kaybedilmişliğini bilmelere, suçluluğun doruklarına, avuntunun yokluğunun en farkındalığına, sözün yarasının ortaksız kalınca kendi ruhuna, vücuduna dönüp morarışına rağmen, nasıl da biriktirmişler. Nasıl da her bir hikaye, her bir yok oluş, her bir bakış tortulana tortulana bugünlere taşınmış.

Toprağından olmuş, toplumundan olmuş bir halkın eşi olmayan, onurlu ve ilham verici bir hakikat serüveni.

Soykırım demek veya dememek. Bu devlet Ermenilerden hiçbir şey çalamaz artık. Kendi ölümlerinin kanıtı değil, yaşamlarının anıtılar şimdi.

Hangimiz böyle tutardık kendimizi? Öldürene af edişle bakıp yanımızda saf tutmaya çağırırdık? Hangimiz anneannemizin izini kaybetmiş, dedemizin mezarından edilmiş, suçlanmış, küçümsenmiş olmaya rağmen sakince yazı yazar anı tazelerdik?

Hangimiz askersiz, silahsız, topraksız ve geçmişi geri almaya en ufak bir umut olmaksızın deliliğimizin yanı başında uyur, uyanırdık?

Hangimiz Hrant, Sevag ve Paramaz’la tekrar tekrar ölürken edebimizi hiç bozmaz, hâlâ ta 1908’lerden beri bize miras birlikte yaşama umuduna sarılırdık? Ermeni halkı olmak, bu kadar bir büyük uçurumun kenarında Türkiye’de, Ermenistan’da, Fransa’da, Amerika’da, Lübnan’da yuva inşa eden bir halk olmak. Hiçbir kitap, hiçbir söz bu büyük direngenliği kapsayamaz. Acının büyüklüğünü anlatamadığımız ve anlayamadığımız kadar direngenliği de anlatamıyor, anlayamıyoruz. Sonsuz bir yok oluşun eşliğinde hayatta kalmanın, hayata tutunmanın onurunu.

Çok öğreticiydi dün. Yaşlandım. Dicle’nin (Koğacıoğlu) kadınlığından tutulunca kendini Boğaz’a atışını, Paramaz’ın (Nejat Ağırnaslı) direnirken İŞİD tarafından canının yanışını, Nuh’un (Köklü) bir esnafın bıçağında sallanışını hatırladım. Her ölüm kendine dair bir yasıtır ya aynı zamanda.

Soykırım denmesini, soykırımla yargılanmayı kabul etmek değil, arzuluyorum; millet olarak, vatandaş olarak.

Tarihe bir not düşülmesi, tarafların belirlenmesi, bir an için sanki hallolmuş gibi yapmak, sanki belki de hak yerini buldu, adalet geldi oyunu. Bir kesinlik. Yargı...

Yargı ne şahane bir ödül olurdu. Bu kadar acıya ne şahane bir son söz. Ne güzel bir belirginlik.

Tazminattan kim korkar Allah’tan korktuğu kadar?

Yağma yağma liğme liğme edilmiş bir tarih, bir toprakta yükselen erdemli medeniyetimizin canı yansa keşke biraz. O mağrur, kibirli bakışlarla göz koyduğumuz Kerkük, Halep ve bilimum, bizden ne kadar uzak o kadar korumuşlar çeşitliliklerini oysa. Bir anlasak. Tazminatla alsalar bizden, kaybetsek, kendimiz, biz, Almanlarla ittifak ettik diye değil, hükmen değil, biz, biz. Bir kez suçlu çıksak. Ne büyük bir nimet olurdu yargı. Ne büyük bir son. Ne büyük bir asabiyetin bacakları arasına kafasını sokarak terk eyleyişi.

Dün çok yaşlandım ben. Sabataycı soyundan gelen annem, anneannem, bilmediğin yerlerden göç etmiş babaannem, dedem. Hiçbirinin hikâyesini paylaşamam. Bilmiyorlar. Bilmiyorum. Unutmuşlar. Öğrenmemişiz. Biz Ermeni halkı kadar direngen olmadık.

Tanımadığım ama sosyolojik kitapların tümünden çok kendilerinden öğrendiğim Rakel’e, Rober’e ve Karin’e, kadınlığımın deneyimlerine deneyim katıp beni çoğaltan Melissa’ya, sevgili dostum Sarven’e. Başınız sağ olsun. Siz eksik olmayın bu dünyadan. Siz azalmayın.

Bu metnin orijinali T24'te yayımlandı.

About the Photography Page

The photography page aims to provide a space for reflection on photography in its various forms and uses in the Middle East. We showcase the work of photographers active in the region and cultivate critical thinking about photographic practices, representations, and history. The page publishes photo essays, articles, interviews, reviews and more. It also provides information on photographic archives, agencies, and institutions, exhibits, events, and publications.

Listen